Çocukluktan Bu Yana...

İçimdeki çocuğu ne zaman kaybettiğimi bilmiyorum sevdiğim. İnsan bazı şeyleri kaybettiği günü bilir zannediyor, oysa bu hatırlamak meseleleri öyle olmuyor işte... Her şey hep ansızın oluyor. Bir sabah yatağından kalktığında fark ediyorsun ki; hâlâ sahip olduğunu zannettiğin bir şey çoktan çekip gitmiş. Ve sen bunun yasını tutmayı bile becerememiş oluyorsun ne yazık ki.

Benim çocuk hikayemin özeti de bu galiba. Bir gün geldi, o gün ne olduğunu bile anlamadan büyüdüm. Yıllarca bunun adına erken olgunlaşmak dedim bu yüzden. İnsan kendisine acımamak için, başına gelen acınası şeylere götünden başarı hikâyeleri uydurabiliyor. Oysa bazı çocuklar, taşıyamayacakları yüklerin altında ezile büzüle büyümek zorunda kalıyorlar. Bilirsin... Bilirsiniz...


Çocukluğumun evinde kavga vardı. Öyle filmlerdeki gibi tabakların, bardakların, vazoların havada uçuştuğu, kapıların tekmeyle kırıldığı sahnelerden bahsetmiyorum; bizim evimizde kavga çoğu zaman annemin ve babamın birbirini sevemiyor oluşuyla tartışıp durmalarıydı. Benimle kavga etmelerine gerek yoktu zaten. Cılız, çelimsiz bir çocuktum. Beni iki tokatla savuşturmak kolaydı onlar için.

Bir cümlenin ortasında aniden yükselen ses tonuydu bizim evin kavgaları. Mutfak masasına biraz sertçe bırakılan tabaktı, babamın kapıyı gereğinden hızlı kapatıp evden çıkması, annemin mutfak masasında saatlerce tek kelime etmeden ağlamasıydı... 

Çocukken bunların hiçbirine kavga demiyordum, çünkü kavga dediğin şeyin vurmak, kırmak ve ortalığı birbirine katmak olduğunu sanıyordum. Sonra büyüdüm ve insanların birbirlerine bir fiske dahi vurmadan yıllarca kanayan yaralar açabildiğini görmüş oldum. Bizim hikayemizin bir parçası da bu değil miydi sevdiğim? 

Annem ve babam günlerce konuşmazdı birbiriyle. Ama o suskunluklarının içinde yüzlerce cümle dolaşırdı. Ben daha çocukken evin sesini dinlemeyi öğrendim. Annemin ayak seslerinden o günün nasıl geçeceğini anlamaya çalışır, babamın kapıdan girerken anahtarı bir kerede deliğine sokup sokamadığına dikkat kesilerek, sarhoş olup olmadığını anlardım. 

Bazı çocuklar okuldan eve dönerken akşama kadar hangi oyunu oynayacaklarını düşünür, ben eve geldiğimde annem babam birbirine bağıracak mı acaba diye düşünürdüm. Bazıları annesinin ne yemek yaptığını merak eder, ben annemin yüzüne bakıp ağlamış olup olmadığını anlamaya çalışırdım. Bazıları babasının ne zaman eve geleceğini bilir, ben babam eve geldiğinde o akşam evde korkup korkmayacağımı bilirdim. 

İnsan çocukluğunda dünyanın nasıl olması gerektiğini bilmek zorunda değil. Çocuk dediğin, yaşadığı her şeyi normal zanneden bir geri zekalı. Ne yaşarsa onu hayat zanneden bir aptal. Ve benim de o salaklardan farkım yok. Bir çocuğun kendisine ait olmayan sorunları ne kadar kolay sahiplendiğini yıllar sonra anladım. 

O zamanlar kendimce bazı şeyleri düzeltmem gerektiğini düşünüyordum. Annem üzülmesin diye daha sessiz olmalıydım, babam kızmasın diye ortalıkta fazla görünmemeliydim, ikisi kavga ederken odama çekilmeli, annem ağladığında yanına gitmemeli, babam sinirliyken soru sormamalı, ay sonlarına doğru evde para yüzünden kavga ediliyorsa hiçbir şey istememeliydim. Çocukken ihtiyaçlarımı küçülterek her şeyi düzeltebileceğime inanıyordum. Biliyor musun sevdiğim; o günlerde bir gün kahraman olacağıma inanıyordum. 

Hem zaten paramız olsa Bakkal Ahmet'e gittiğimizde annem babam sorardı "Bir şey ister misin?" diye. Sormazlarsa da isterdim zaten. Mesela bir tane Tadelle... Ama kahraman olacaktım ya; ben ne istersem isteyeyim, benden daha çok ihtiyacı olan biri vardır belki diye düşünürdüm evde. Ve bunu yaptıkça iyi bir çocuk olduğumu zannederdim. 

Sonra büyüdüm ve hayatımdaki herkesle yaşadığım ne varsa aynı hesabı yapmaya çalıştım. Bir şey istemeden önce karşımdakinin neye ihtiyacı olduğunu düşünüyordum. Birine ne kadar kızarsam kızayım, onun neden beni kızdırdığını, neden kırdığını anlamaya çalışıyordum. Karşımdaki insan beni kırdığında bile karşı tarafın hangi yarasına denk geldiğimi görmeye çalışıyordum. Mesela sen beni aldatmıştın kadın. Aldatmakla kalmamış bir de beni suçlamıştın. Ben zorlana zorlana, küçüle küçüle, yıkıla yıkıla, yana yana seni anlamaya çalışmıştım.

Yüzüme çat diye "Geri zekalı beyinsiz." demekten geri duran kibar dostlarım “Sen insanlara gereksiz yere anlayış gösteriyorsun." diyorlardı. Bilmiyorlardı ki; bu benim çocukken öğrendiğim bir tetikte bekleme hâliydi. Ben ister miydim karşımdaki insanın ruh halini anlayacağım diye kendi ruhumun çığlığını duymamayı? Üstelik kimsenin kahramanı da olamıyordum... Düşünsene sevdiğim; senin bile...

Sonra bir gün babam siktir oldu gitti.

Çocukluğumun tarihini bir yere yazacak olsaydım, o günü ikinci doğum günüm yazardım. Kış mevsimiydi, hava soğuktu. O gün ne yediğimi, saat kaç olduğunu hatırlamıyorum. Hafızanın böyle garip bir yanı var; hayatının tamamını değiştiren bazı günlerin ayrıntılarını siliyor da yıllar önce duyduğun bir şarkının sözlerini kelimesi kelimesine saklıyor. 

Oysa kapının bütün binayı sallarcasına çarparak kapandığını hatırlıyorum. Babamın en son "Allah senin de piçinin de belasını versin." dediğini hatırlıyorum. Evde kalan sessizliği de hatırlıyorum. Annemin yüzünü de... 

Bir de bir çocuğun, yetişkinlerin yaptığı bir şeyin sonuçlarını anlamaya çalışırken yaşadığı o tarifsiz cevapsızlığı hatırlıyorum. 

Babam evi terk ettiğinde bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum. “Gitmek” kelimesinin yetişkinler için başka, çocuklar için başka bir anlamı varmış... öğrenmem biraz zaman alacaktı.  

Çocuk aklımda babanın evden gitmesi, gecenin geç saati de olsa eve döneceği anlamına gelirdi. Babalar ne yapardı ki başka ? Evden çıkan bir baba işe gider, iş çıkışı kahveye uğrar, meyhanede arkadaşlarıyla iki tek atıp eve gelir. Markete gitmek, işe gitmek, bir arkadaşının yanına gitmek, metresini sikmeye gitmek, anne babasının yanına gitmek, en fazla memlekete gitmek... Her gidişin içinde bir dönüş vardır babalar ve evleri arasında. 

Çocuk denen sümüklü bireyler, terk edilmek ne demekmiş, nereden bilsinler? Ben de bilmiyordum işte. Bu yüzden bir süre geri döneceğini düşündüm babamın. Günlerce pencereden sokağa baktım. 

Sonra günler geçti. Sonra haftalar. Sonra aylar... Derken evin içindeki bazı şeylerin eksildiğini fark etmeye başladım. Gömlekler, ceketler, ayakkabılıktaki bir çift ayakkabı... İnsan bazen terk edildiğini geride kalan boşluklardan ve yerinde olmayan eşyalardan anlıyormuş. Babamın gittiğini tam olarak ne zaman anladım, hatırlamıyorum. Ama sonunda anlamıştım işte...

Çocuk aklı her şeyi kendisinin etrafında döndürmeye meyilli oluyor. Belki daha uslu olsaydım gitmezdi diye düşündüm. Belki daha az yaramazlık yapsaydım, belki derslerim daha iyi olsaydı, belki daha az televizyon izleseydim, belki annemi daha az üzseydim, belki başka türlü davransaydım... 

Lügatimdeki en ağır kelime “belki” olabilir biliyor musun? Çünkü ben her şeyi değiştirebileceğime inanarak yaşadım bu hayatı bundan bir kaç sene öncesine kadar. Bunun mümkün olmayacağını öğrenmem biraz zamanımı aldı. 

Velhasıl; Babam gitti, annem kaldı. O evde eksilen şey yalnızca babam değildi. Bir çocuğun dünyasında güven diye bir şey vardır ve o da babamla birlikte kapıdan çıkıp gitmişti benim için. O yaşta bunu böyle adlandırmadım elbette. Ama insanların gidebileceğini öğrenmiş oldum böylece. 

Sevdiğin birinin bir gün kapıyı kapatıp hayatından çıkabileceğini, bir evin içinde yaşanırken bile aynı ev olmayabileceğini, bir insanın varlığının ne kadar gerçek görünürse görünsün bir sabah yok olabileceğini öğrendim. Kimisi hayatın bir gün yaşanamayacak olduğunu, bir cenazeyle tanışınca öğreniyor... ben bunu babamın eve gelmediği bilmem kaçıncı geceden sonra öğrendim.

Belki bu yüzden, hiçbir yere tam olarak ait hissetmedim kendimi. Arkadaşlarla gittiğimiz bir mekanda gözümün hep kapıda olmasının nedeni buydu belki de... Bir kadını severken, onunla gülerken, eğlenirken, harıl gürül sevişirken bile bir gün gideceğine olan inancımın nedeni buydu hep. Onları, seni ve arkadaşlarımı terk etme nedenim...

Birine bağlandığımda içimde küçük bir ses hep “Özlemeye hazır ol.” derdi. Amigdala denen yapının gelmişini geçmişini sikeyim. İnsan çocukken terk edilmişse, büyüdüğünde özleyecek olmaya gereğinden fazla hazırlanıyor. 

Ben de böyle yaptım bilinçsizce. İnsanları hayatımdan çıkarmakta çok başarılıyım, bilirsin beni. Biri beni terk etmeden önce hazırımdır ben hep. Biri beni kırmadan önce hazırımdır kırılmaya. Biri bana fazla yaklaştığında alarmların çalma nedeni babamdır. Yakınlık benim için uzaklaşma ihtimalidir önünde sonunda... 

Bunu yıllarca karakterimin bir parçası zannetti herkes. Ekmeğini de yedim bunun. “Ben böyleyim,” dedim herkese. “Kimseye eyvallahım yok.” dedim. Ne güzel yalan... 

İnsan bir kere daha terk edilmemek için terk eden kişiye dönüşüyormuş... nereden bileyim. Mesela seni çok sevdim... ama seni kaybetmekten öyle korktum ki; korkudan kendimi kaybettim. Bizi mahvettim. Sonunda biz dediğimiz şeyi yok ettim. Gerçi sen de beni haklı çıkardın. 

Babam gittikten sonra annem çok ağladı. Ben hiç ağlamadım. Kendi acısına yer bırakmıyor insan bazen. Annemin yanında korktuğum hâlde korkmamış gibi yaptım. Bir şey istediğimde vazgeçmenin ustasıydım zaten. Bir şey canımı yaktığında sustum. Annemin daha fazla üzülmemesi için kendi üzüntümü erteledim. Sonra bir baktım, hayatımın geri kalanında da aynı çocuğum. 

Canımı yaktılar “Sabret, dayan, geçecek.” dedim. Terk edildim defalarca “Sabret, dayan, geçecek.” dedim. Birileri sırtını döndü, “Sabret, dayan, geçecek.” dedim. Sen beni aldattın, bütün dünya başıma yıkıldı, yine “Sabret, dayan, geçecek.” dedim. 

Geçmedi ulan. "Bir şey olmaz, hepsi geçecek dedim." Ama geçmedi. Hem de çok şey oldu. Çocukken öğrendiğim, hevesimin dizildiği kursağım orospu oldu. Kendimi saklamak için kullandığım diken oldu heveslerim. O dikenler bana battı durdu...

Herkes bana güçlü olduğumu, cesur olduğumu söyledi durdu. Oysa değildim. Büyüdükçe korktuğum şeylerin sayısı azalmıştı sadece. İnsan korkularını taşıya taşıya onları kişiliğinin bir parçası zannediyor. Benim öfkem de cesaretim de böyle oluştu işte. Herkes bunları benim kişiliğim sandı. Vallahi billahi yalanım yok, ben de öyle sandım senelerce... 

Oysa öfkenin altında başka duygular da varmış; benimkinin altında korku vardı... terk edilme korkusu, kaybetme korkusu, sevdiğim insanların bir gün hiçbir açıklama yapmadan kapıyı çekip gideceği korkusu.

Ve senin sayende "Bir gün aldatılacağım." korkusu...
Başka birinin yerimi alacağı korkusu...
Sevdiğim kadının beni değil bir başkasını sevmeyi seçeceği korkusu...
Babamın da senin de ağzına sıçayım ben kadın...

Ben bu korkuları büyütmek yerine, üstüne öfkeler koydum. Çünkü öfke daha kolaydı. Öfke insana güçlüymüş gibi hissettiriyordu. Korktuğunu kabul etmektense “Siktir et,” demek çok daha makuldü. Birinin seni terk etmesinden korktuğunu söylemektense “Çokta sikimde” demek daha da gurur veriyordu. Ben yıllarca öfkemle, korkuların üstüne örttüm.

Ama gel gör ki kadın; ne kadar büyümüş olursak olalım, bazı şeyler peşimizi bırakmıyor işte.

Yıllar sonra bir gece, salonda tavana dalmışken gözlerim, babamın gittiği gün geldi aklıma... Sonra annemin yüzü... Sonra babamın gelişini bekleyerek baktığım o pencere... O gece ilk kez çocuk Bulut'a üzüldüm. 

Yıllarca kızmıştım babama. Belki hâlâ içten içe kızıyorumdur kendisine. Ama o gece ilk defa öfkemin altından çocukluğuma duyduğum acı çıktı gün yüzüne. Zavallı çocuk hiçbir şey anlamıyordu. Anne ve babasının neden kavga ettiğini bile bilmiyordu. O siktiğimin evinin bunca mutsuzluğa neden teslim olduğunu bilmiyordu. Bir babanın neden gittiğini ve geri dönmediğini bilmiyordu. Sadece bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyordu ve yapabileceği hiçbir şey yoktu. Garibim bir de kendisini sorumlu tutuyordu.

Çocuk Bulut'un yaşadıkları, başına gelenleri anlamlandırmak için kendine söylediği yalanlardan ibaretmiş. Yazık değil mi ya o çocuğa?

Yıllarca kendine “Güçlü olmalısın,” dedi. “Kimseye muhtaç olma.” dedi. “İnsanlar gider. Bir gün herkes seni yarı yolda bırakır.” dedi ve bunların hepsini hayatın gerçeği sandı. Gerçi hepiniz sağ olun, var olun ki beni pekte yanıltmadınız. 

Ben bu saçmalıklarla büyüttüm kendimi. Sonra kadınları sevdim, dostluklar kurdum, insanlara bağlandım, ayrıldım, geri döndüm, tutundum, kaçtım. Bay Bulut dediğin adamın bütün hikâyesi sadece bundan ibaret işte kadın. 

Büyüdüm. Yaşım büyüdü, yüzüm büyüdü, sesim büyüdü, sevgimin içindeki korku büyüdü... Kadınlar girdi hayatıma, bazıları çıktı, dost sandığım insanlar yabancılaştı, bazı yabancılar dostum oldu, şehirler değişti, geceler çoğaldı, rakı şişeleri, bira kutuları, viski kadehleri boşaldı, sigaralar bitti, bazı yaralar kabuk bağladı, bazıları hiçbir zaman iyileşmedi. Ama o çocuk babasının bir gece siktir olup gittiği o kapının önünde kaldı.

Çocukken gökyüzüne bakmayı çok severdim. Bulutların şekillerine bakar, bazen bir gemi görürdüm, bazen bir yüz, bazen bir dağ, bazen de hiçbir şeye benzemeyen bulut kümelerine boş boş bakardım. O zamanlar bulutların amcamın yaşadığı şehre gittiğine inanıyordum. Şimdi biliyorum, bazı şeyler bulutlar gibi geliyor ve geçiyor sadece . 

Bulutlar geçiyor, insanlar geçiyor, çocukluk geçiyor, aşklar geçiyor, öfkeler geçiyor, hayat geçiyor. İnsan büyüdükçe gökyüzünü de kaybediyor çünkü kafasının içine yaşamak telaşı giriyor. Para, borç, iş, güç, aşk, gelecek, geçmiş, telefon numaraları ve insanların ne düşündüğü... Gökyüzüne bakacak yer kalmıyor insanın zihninde. Ben yıllar sonra kafamı göğe kaldırdığıma şaşırdım. Bulutlar hâlâ oradaydı. Oradaydı onlar... değişen bendim. Bay Bulut ismi buradan geliyor işte. 

O çocuğun hâlâ içimde bir yerlerde olduğunu biliyordum.
Son zamanlarda balkona çıkıyorum ve başımı kaldırıyorum göğe... Bulut varsa bulutlara, yoksa yıldızlara bakıyorum. Sonra içimdeki o çocuğu düşünüyorum. O çocuğa ne olduğunu artık biliyorum. Hiçbir yere gitmedi piç. Ama çok yoruldu. 

Ben onun yerine yaşadım, onun yerine karar verdim, onun yerine sevdim, onun yerine nefret ettim, onun yerine güldüm. Onun söyleyemediği şeyleri söyledim, onun ağlayamadığı yerlerde ağladım, onun korktuğu şeylere kılıçlar kuşandım. Gözlerimin tavana daldığı gece gördüm o çocuğu. Çok yorgundu. Bana kızgın değildi. Yıllardır beklediği bir cevabı duymak istiyordu.

Gülümsedim kerataya. O da gülümsedi bana.
"Merak etme, baba gelecek." dedim ona...

"Siktir et, boş ver şimdi babayı" dedi bana. Yüzünden gitti gülümsemesi. Gözlerini dikti gözlerime ve “Beni neden bu kadar yalnız bıraktın?” diye sordu çocuk sesiyle..

Ne diyeceğimi bilemedim.

Babam gitmişti, hayat devam etmişti. Okul olmuştu, iş olmuştu, kadınlar olmuştu, aşklar olmuştu, dostluklar olmuştu, zaferler olmuştu, yenilgiler olmuştu, yani büyürken olması gereken her şey olmuştu. Herkes yoluna devam etmişti. Ama o çocuk, babasının gittiği evde, pencerenin arkasından bakarak yalnız kalmıştı. 

Bilirsin, insan; içindeki çocuğu nerede bıraktığını, nerede kaybettiğini unutuyor. Alışıyor çünkü yaşamaya. İnsan alışan bir varlık. Bunu nasıl anlatacağım o piç kurusuna, hiç bilmiyorum.  

Şimdi bazen geceleri balkona çıkıyorum, başımı kaldırıp bulutlara bakıyorum ve o çocuğun yanımda durduğunu hissediyorum. İkimiz de konuşmuyoruz. Zaten bazı şeylerin konuşulacak hâli kalmış görünmüyor. Ben ona yıllar önce söylemem gerekenleri şimdi söylemeye çalışıyorum. “Senin suçun değildi,” diyorum. 

“Baban senin yüzünden gitmedi. Annen senin yüzünden ağlamadı. Evdeki kavganın sebebi hiçbir zaman sen olmadın. Annene babana anne baba olmak senin görevin değildi.” 

Bunları söylerken bile ne kadar geç kaldığımı biliyorum. İnsan büyüdükten sonra kendine çocukluğunu geri veremiyor. Olan biteni anlamak, zaten büyümek oluyor.

Benim bütün ömrüm bu cümleleri söyleyebilmek için geçti. Belki bu yüzden yıllarca yazdım. Sanırım yıllar sonra aynı sebeple yazıyorum işte yeniden.

Çünkü çocukken hangi oyuncağımı seviyordum hatırlamıyorum. Ama babama "Gitme, bizi bırakma." demek isterdim. Bunu hatırlıyorum. Senin aldığın motosiklet biblosunu ne kadar sevdiğimi...
Bir kapının kapanma sesiyle, eski bir şarkıyla, annenin gözlerindeki yorgunlukla, babanın çocuğunun elini tutuşuyla ya da gökyüzünde çocukken baktığın bir bulutla bazı hatıralar durmadan çıkıp geri geliyor.

Ve o zaman anlıyorsun ki insanın hayatındaki en uzun yol kendisine doğru gidiyor. Ben hâlâ o yoldayım. Yürüyorum. Bazen çok yoruluyorum. Kimi zaman baştan başlıyorum. Tam vardığıma inanıyorum; kapanan bir başka kapıyla anlıyorum ki varmam yürümem gereken başka bir yol daha var. Çünkü babamın gittiği gün, bir çocuk, sevdiklerinin var olacağına dair inancını, pervazı çürümüş bir pencerenin arkasında bıraktı.

Ben yıllardır o inancı arıyorum. Belki bulurum... Belki bulamam...

Ama artık biliyorum; Benim yazmaya geri dönüşüm işte böyle bir şey. Hangi ev benim bilmiyorum. Ama yolunu biliyorum. Gökyüzünü biliyorum. Bulutları takip ediyorum. Ve yürüyorum. Tek başıma değilim. Eski hikayelerimden var olmayan insanlar var yoldaşım. Bazen hayalimizdeki kızımız tutuyor elimden. Küçük adımlarıyla yorulunca kucağıma alıyorum kızımızı. Bazen oğlumuzu...

Hayalimde seni bana soruyorlar. Onlara ne diyeceğimi bilemiyorum.
Babamı ve seni hiçbir zaman affetmeyeceğim. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Merhaba

Eski Bir Hikayeden Bugüne