Merhaba
Sildiğim binlerce sayfalık cümleleri zihnimin en kuytu, en karanlık köşesine tıktım. Vazgeçtim. Yazmaktan da, kelimeleri düzgün sıralayıp insanlara bir şeyler anlatma hevesinden de vazgeçtim. Olmuyor çünkü. Ne yazarsam yazayım, boğazıma oturan yumru orada olduğu gibi duruyor.
Kafamın içindekileri kusmaya çalıştım yıllardır ama kelimeler yetmedi. Kendimi anlatamamaktan değil çaresizliğim... derdim başka benim. Yaptığım "kusursuz" hataları ve beni sarmalayan yok oluşu anlatmaya yetmiyor hiçbir şey. Geçip giden kayıpların hiçbirine benzemez insanın kendini kaybetmesi.
Daha dün gece, "Buradan daha aşağısı yok lan." dedim kendi kendime. Yine yanılıyorum muhtemelen. Anasını satayım, ben hep yanılırım zaten. Normalde hesap kitap bilen, öngörüsü olan adamımdır; ama hayat denen tezgahta dönenler feleğimi şaşırtmakta daha ustadır işte...
Şimdi sorsan... Yaşadığımız onca pisliğe, onca omurgasızlığa, mide bulandırıcı detaya rağmen hala berbat bir şekilde nefes alıp veriyor olmamız çok garip değil mi?
İçinde bulunduğumuz bu lağım çukurunda insanın yalnızca bir kez ölme hakkı olması, bu evrenin insanoğluna soktuğu en büyük kazık. Mesela benim, dört sene önce, on dört sene önce, birbirinden lanet bir kaç günde, morg masasında falan serilmiş halde gebermiş olmam gerekiyordu. Ama olmadı.
Şu ana kadar en az üç beş kez biletleri kesip gitmiş olmam lazımdı. Ama inatla bu hayata zimmetlendim. Başka bir seçenek verselerdi, en azından bir çıkış kapısı bulup gitmeyi seçerdim. Yani evet, kaçardım. Kaçamadım...
Daha çocukluk denen boktan bir çukurun ortasında sırtlamaya başladım bu yaşamak sıkıntısını. Neden biliyor musunuz? Çevremde üzmemem gereken, kırılgan, güçsüz ve çaresiz birileri vardı çünkü. Mesela annem... Sırf annesi ağlamasın diye kendi cenazesini sırtında taşıyan kaç kişi varsa aranızda beni anladınız eminim.
Koca bir Gentlemen şişesini devirdiğim şu sabahın köründe, ne bileyim, en azından bir kuş sesi duymayı isterdim. Şöyle insanı yalandan da olsa mutlu eden, mutfaktaki ekmek kokusu gibi bir koku isterdim. Yarına biraz daha az kusmak isteğiyle bakabilmek için bir tane bile güzel haber okumak isterdim. Gözlerine bakmaya doyamadığım eski bir sevgilinin yüzündeki gülümsemeyi okumak...
Bir gülümseme nasıl okunur diyordu bana bir fahişe. "Nilgün Marmara oku." demiştim ona. "Daha da anlamazsan Turgut Uyar’ın göğe bakma durağını oku." demiştim.
Onlar ki bu hayatın piçliğine rağmen gülümsemeyi kağıda dökmüş isyan abideleri. Şiir yazacak umudu nerede sakladılar bilmiyorum.
Bilsem böyle olmazdı. Hayata dair iki kelam etmeye kalktığımda, elime aldığım kalem doğrudan bu gezegene ve üzerinde tepinen herkese küfür etmekten başka bir bok yapmıyor.
Ama anlatacak aşk hikayem var benim. Düşünürken bile içimi ısıtan, bir kadınla var olan hayallerim duruyor bende eskilerden? Diğerlerini birer birer siktir edip attım kendimden. Yarından tek bir beklentim yok. Bugünden daha beterine de hazırım.
Bunları buraya dökmenin ne kadar ağır olduğunu bilemezsiniz. Yazmak bir lüks değil, kafamın içinde birbirini katleden sesleri susturmanın tek çaresi... Başka bir yolum olsaydı, yemin ederim uğramazdım bu sayfalara. Dünyanın en kanlı, en alçak savaşları, kafamın içindeki şu kavganın yanında çocuk bahçesi kalır.
Yazmak, şuursuzca geberip gitmiş olmamak adına tutunduğum son dal. Tercih falan değil. Mecburiyet...
Beni anlayın diyorum; lan ne olur biraz olsun anlayın, buna gerçekten ihtiyacım var.
Bir kalıba sokamadığım için cümlelerin arasına sıkıştıramadığım bütün o zehirli düşünceleri, başımı duvara vurarak yok etmeme ramak var. Gecenin karanlığı bana başka bir çıkış yolu vermiyor. Kendi ışığımı bulmaya ne gücüm var, ne de niyetim. Eskiden karanlıktan korkardım; şimdi en büyük kabusum, aydınlık. Sahte ışıklara aydınlık diye tutunmaktan miras kaldı bana...
"Şu an on bir kadın tarafından birden terk edilmiş olmayı dilerdim" yazarak başlamıştım bu yazıya. Dudaklarımın kenarında pespaye gülümsemeyle.
Bir kadın uğruna dünyayı yakacağım zamanlar geldi aklıma. "En son ne zamandı lan?" diye geçirdim içimden. Şişeden bir yudum daha devirip sigaramdan bir nefes çektim ciğerlerime. Keşke, dedi içimdeki hırpalanmış ses. Keşke bir kadının beni terk edip gitmesini dert edebilecek kadar lüks, sıradan dertlerim olsaydı...
Bedenimde sadece öldürmeyen acıları taşıdım yıllarca. Öldürmeyen ama insana yaşama şerefi de tanımayan sinsi acılardan bahsediyorum. Bunun ne demek olduğunu size anlatamam; bunu anlamanız için o masaya oturmuş ve kalkacak gücü bulamamış olmanız lazım. Her gece sabaha karşı şu siktiğimin tavanına bakıp "Tanrım, daha fazla canım acımadan beni al." demeniz lazım.
Umarım anlamıyorsunuzdur.
Gönderen:
Herkes kadar adar berbat, ama artık bunu saklama ihtiyacı hissetmeyen, huysuz bir adam.
Kısaca Bay Bulut (Çünkü çocukken bulutlara bakmayı çok severdim)
Alıcı:
Bu koca, bu sağır, bu iğrenç çağın insanları.

Yorumlar
Yorum Gönder