Kayıtlar

Haftalık Bülten 1

Resim
Güneyde bir şehirde oradaki evime arabayla üç saat uzakta bir kasabadaydım. Nedenini bilmediğim bir şekilde arkadaşın kuzeninin düğününe katılmıştım. Düğünde silahlar patlamış, olaylar çıkmıştı. Saatler öncesinden başlayan eğlenceye dahil olunca üzerinize afiyet biraz fazla içmiştim. Silahlar patladıktan sonra kimsenin burnu kanamasa da düğünü basan jandarmalar basmış ve arkadaşım dahil, bir sürü insanı alıp karakola götürmüşlerdi. Sarhoş değildim ama kafam güzeldi. Uzun zamandır canım sıkkındı. Karakola gittim. Jandarma erlerden biri “İçeridekileri sabaha kadar tutarlar, sabaha bırakırlar abi.” dedi. Köye dönmedim. Karakolun bahçesinde oturmaya başladım. Saat gecenin biriydi… İkisi oldu. Üçü oldu… Yapacak hiçbir şey yoktu. Ayağa kalktım. Bir arayış içinde hissetmeden yürümeye başladım. Uzun zamandır her neredeysem, ruhumun dağılan parçalarını oralarda bırakıyordum. Toparlanmak istiyordum. Elimden geleni yapıyordum. Kimse görmüyordu çırpındığımı. Bunun nedenine çok kafa yordum. Belki ü...

Eski Bir Hikayeden Bugüne

Resim
Bayan B ile buluştuğumuz gün (bana göre bugün, zamanın ölçümü nezdinde ise dün.) nedense haddinden fazla güzeldi şehrin havası. İnsanın yıllardır kendine yaptığı kötülükleri unutturabilecek kadar güzeldi. Bu nedenle, benim de güzel havalara ihtiyacım vardı.  Saat 03:17  Bilgisayarın sağ alt köşesindeki rakamlar, bana hakaret gibi geliyor bazı geceler. Üçü on yedi geçiyor ve hâlâ uyanıksın. Dirhem uykun yok. Sabah önemli bir işin var. Geç kalırsan korkunç sorunlarla karşılaşacağın ticari ve hukuki meseleler söz konusu. Zaten tam da bu yüzden, yaşadığın stres uyumana izin vermiyor. Ama dünyada şu an uyku sorunu yaşayan tek insan olduğun için savaşlar hiç bitmeyecekmiş gibi kendini kötü hissediyorsun. Gecenin üçünde sevdiğin kadınla sevişmiyor, yazışmıyor, konuşmuyorsan, şu saate uyanık olmanın hiçbir anlamı yok. Masada yarım bardak votka, kül tablasında birbirinin üzerine yığılmış izmaritler ve eski sevgilim olacak Bayan B. ile bugün yaşadıklarımın hesabını hâlâ kapatamamış kafa...

İstanbul Güncesi

Resim
Tıkla Dinle...  ARMAND AMAR & LEVON MINASSIAN - YouTube İstanbul’a döneli altı ay oldu. Bunu düşündükçe, sevdiğim ama yıllardır görmediğim birine kavuşmuşum gibi bir heyecan arıyorum... ama bulamıyorum.  İnsan bir şehre geri döndüğünde çocukluğunun sokaklarının onu karşılayacağını, bahçenin duvarlarının arkasından gençliğine rastlayacağını, bir köşede duran çiçeğin aynı kokacağını ve bütün bunların ona “Hoş geldin lan, nerelerdeydin?” diyeceğini zannediyor.  Benim başıma bunların hiçbiri gelmedi. İstanbul beni tanımadı. Ben de bunu hiç siklemedim.  Bildiğim sokaklardan geçtim, Süreyyaplajından denize baktım, Kadıköy rıhtımda vapurların sesini duydum ama içimde buradan ayrılırken yaşayan adamı bulamadım. Belki kendimi benimle geri getirmedim bu şehre. Belki çoktan bir yerlerde öldü yaşama sevincim. Belki de kendimi unuttum çoktan. İstanbul’u özlemediğimi fark etmek biraz canımı sıktı. Bunu itiraf etmek ayıp bir şeymiş gibi geliyor. Hele İstanbul gibi hakkında mily...

Çocukluktan Bu Yana...

Resim
İçimdeki çocuğu ne zaman kaybettiğimi bilmiyorum sevdiğim. İnsan bazı şeyleri kaybettiği günü bilir zannediyor, oysa bu hatırlamak meseleleri öyle olmuyor işte... Her şey hep ansızın oluyor. Bir sabah yatağından kalktığında fark ediyorsun ki; hâlâ sahip olduğunu zannettiğin bir şey çoktan çekip gitmiş. Ve sen bunun yasını tutmayı bile becerememiş oluyorsun ne yazık ki. Benim çocuk hikayemin özeti de bu galiba. Bir gün geldi, o gün ne olduğunu bile anlamadan büyüdüm. Yıllarca bunun adına erken olgunlaşmak dedim bu yüzden. İnsan kendisine acımamak için, başına gelen acınası şeylere götünden başarı hikâyeleri uydurabiliyor. Oysa bazı çocuklar, taşıyamayacakları yüklerin altında ezile büzüle büyümek zorunda kalıyorlar. Bilirsin... Bilirsiniz... Çocukluğumun evinde kavga vardı. Öyle filmlerdeki gibi tabakların, bardakların, vazoların havada uçuştuğu, kapıların tekmeyle kırıldığı sahnelerden bahsetmiyorum; bizim evimizde kavga çoğu zaman annemin ve babamın birbirini sevemiyor oluşuyla tartış...

Merhaba

Resim
Sildiğim binlerce sayfalık cümleleri zihnimin en kuytu, en karanlık köşesine tıktım. Vazgeçtim. Yazmaktan da, kelimeleri düzgün sıralayıp insanlara bir şeyler anlatma hevesinden de vazgeçtim. Olmuyor çünkü. Ne yazarsam yazayım, boğazıma oturan yumru orada olduğu gibi duruyor. Kafamın içindekileri kusmaya çalıştım yıllardır ama kelimeler yetmedi. Kendimi anlatamamaktan değil çaresizliğim... derdim başka benim. Yaptığım "kusursuz" hataları ve beni sarmalayan yok oluşu anlatmaya yetmiyor hiçbir şey. Geçip giden kayıpların hiçbirine benzemez insanın kendini kaybetmesi.  Daha dün gece, "Buradan daha aşağısı yok lan." dedim kendi kendime. Yine yanılıyorum muhtemelen. Anasını satayım, ben hep yanılırım zaten. Normalde hesap kitap bilen, öngörüsü olan adamımdır; ama hayat denen tezgahta dönenler feleğimi şaşırtmakta daha ustadır işte... Şimdi sorsan... Yaşadığımız onca pisliğe, onca omurgasızlığa, mide bulandırıcı detaya rağmen hala berbat bir şekilde nefes alıp veriyor olm...