İstanbul Güncesi

Tıkla Dinle... ARMAND AMAR & LEVON MINASSIAN - YouTube

İstanbul’a döneli altı ay oldu. Bunu düşündükçe, sevdiğim ama yıllardır görmediğim birine kavuşmuşum gibi bir heyecan arıyorum... ama bulamıyorum. 

İnsan bir şehre geri döndüğünde çocukluğunun sokaklarının onu karşılayacağını, bahçenin duvarlarının arkasından gençliğine rastlayacağını, bir köşede duran çiçeğin aynı kokacağını ve bütün bunların ona “Hoş geldin lan, nerelerdeydin?” diyeceğini zannediyor. 

Benim başıma bunların hiçbiri gelmedi. İstanbul beni tanımadı. Ben de bunu hiç siklemedim. 

Bildiğim sokaklardan geçtim, Süreyyaplajından denize baktım, Kadıköy rıhtımda vapurların sesini duydum ama içimde buradan ayrılırken yaşayan adamı bulamadım. Belki kendimi benimle geri getirmedim bu şehre. Belki çoktan bir yerlerde öldü yaşama sevincim. Belki de kendimi unuttum çoktan.

İstanbul’u özlemediğimi fark etmek biraz canımı sıktı. Bunu itiraf etmek ayıp bir şeymiş gibi geliyor. Hele İstanbul gibi hakkında milyonlarca şiir, şarkı, roman, aşk hikâyesi yazılmış bir şehir söz konusuysa, “Ben seni hiç özlemedim,” demek neredeyse kişisel bir hakaret sayılıyor. Oysa özlemedim. 

Ne vapurlarını, ne kalabalığını, ne gürültüsünü, ne de insanların telaşını özlemedim. İstanbul’un özlenecek çok şeyi olduğunu biliyorum; belki de ben bu şehri özleyecek hâlde değilim. İnsan bazen kendini de özler. Ben galiba kendimi özledim. Böyle gibi hissediyorum birazcık.

Buraya döndüğüm ilk gün kabus gibiydi. Anahtarı çevirdim, kapıyı açtım ve karşıma çıkan sessizlik öyle büyüktü ki; bir an yanlış daireye girdiğimi düşündüm. Sonra mutfağa baktım. Annemin artık orada olmadığını hatırladım. Salona geçtim. Babamın koltuğunun boş olduğunu gördüm. İnsan ölülerini böyle fark ediyor işte... Bir sesin, bir kokunun yokluğunda... 

Mutfakta kimsenin “Bir şey yiyecek misin?” diye sormaması, geçen üç yılı anlatacak annemin olmayışı... Anne ve babanız öldüğünde evin size ait olma biçimi değişiyor. Çocukken eve döndüğünüzde sizi bekleyen birileri var. Ama bir gün... sizi bekleyen kimsenin olmadığı bir eve dönüşüyor çocukluğunuzdan itibaren yıllardır yaşadığınız ev.

İlk haftam şaşkınlıkla geçti. Annemi özlediğimi söylemek kolay. Babamı özlediğimi söylemek kolay değil. Çünkü insan ölülerin arkasından ağlasa da onlara kızabiliyor. Babamla aramızdaki hesapların çoğu kapanmadı. İnsanlar öldüklerinde, onlarla helalleştik diye yaptıkları kötülükleri unutulmalı mıyız? Ben bunu beceremiyorum. 

Ölüm, insanı iyi birine çevirmiyor. Ölülerin de kusurları var. Ölülerin de bizi kırdığı şeyler var. Ölülerin de duyması gereken ama söylemediğimiz cümleler var. Hâlâ var. Ölümün en kahredici yanı; söylenmemiş bütün cümlelerin muhatabını kaybetmek.

Annemin odasına girememiştim günlerce. Annemin odası ve eşyaları anneme dönüşüp duruyor. Bir eşyasını elime alıyorum, canım paramparça olmuşçasına acıyor. Onun fincanıyla kahve içtim geçen gün. Bu hayatta hüngür hüngür ağlaya ağlaya içtiğim ilk kahveydi. Mutfakta yarısı kalmış bir kavanoz... hayattayken gözü gibi baktığı ama kurumuş, solmuş çiçekler... İnsan ölünce sahip olduğu her şeyi yetim bırakıyor.

İlk bir ay, doğru düzgün uyuyamadım geceleri. Salondaki koltuğa oturup saatlerce duvarlara, tavana baktım. Bazen annem odasındaymış gibi hissettim. Sesini duyacakmışım gibi oldu. Ayak sesleri geldi sandım. Birkaç kez kalkıp odasının ışığı yanıyor mu diye baktım. Saçmalık... Biliyorum...  Ama insan zihni bu; daha fazla acı çekmemek için ucuz numaralar yapıyor işte.

Bir gece mutfakta bulaşıkları yıkarken kardeşim geldi aklıma. Eskiden bulaşık yıkarken arkamdan gelir salak salak şakalar yapardı. Kendi kendime güldüm hatırlayınca. Sonra güldüğüm için kendime kızdım. Sonra tekrar güldüm. Hayat insanı böyle bir hâle getiriyor işte. Kederle gülmek arasında ince bir çizginin üstünde buluyorsun kendini ve hangisinin doğru olduğunu bilmiyorsun.

İkinci ayın sonunda evde yalnızlığa alışıp alışamadığımdan emin olamıyordum. Bence alışmadım da yoklukların yerini ezberledim. İnsan her şeye alışıyor derler bilirsiniz. Ben de öyle olduğunu düşünüyordum. Ama insan her şeye alışamıyor. İnsan acıların, yoklukların, sancıların ve elinden bir şey gelemeyişlerin yerini öğreniyor.

Üçüncü ayın başındaydı, Serdar aradı.

“Ne yapıyorsun?”

“Hiçbir şey.”

“Hiçbir şey ne demek lan?”

“Hiçbir şey işte. Evdeyim. Çalışıyorum, oturuyorum, yiyorum, içiyorum, sıçıyorum ve sıvıyorum. Bunlar bence hiçbir şey.”

“Saçma. Ama bunu tartışmayacağım seninle. Hadi gel, Kadıköy'de toplanıyoruz.”

“Gelip ne yapacağım?”

“İnsan göreceksin.”

Bir anda ikna edildiğimi hissettim.
İnsan görmek... İyi gelebilirdi.

İnsanlarla bir arada olmanın ne kadar basit bir ihtiyaç olduğunu unutmuşum. Birilerinin yanında oturmak, birilerinin anlattıklarını dinlemek, saçma şakalarına gülmek, hiç tanımadığın birini merak etmek, birinin hangi müziği sevdiğini sormak, birileriyle politikadan, sinemadan, kitaplardan, hayattan konuşmak... Bunların hepsinin aslında insanın temel ihtiyaçlarından biri olduğunu hatırladım. İnsan yalnız kalınca kendi düşüncelerinin yankısında boğulabiliyor. Nefessiz kalmıştım. Nefessiz kalmaktan sıkılmıştım.

Serdar’ın dahil olduğu grubu bundan üç sene önce bir arkadaşımla ben kurmuştum. İsmi lazım olmayan piç kurusu uluslararası bir yapının Türkiye ayağında tamamı yabancılardan oluşan insanlarla çalışıyordu. Yabancıların burada sosyalleşmeye ihtiyacı oluyordu. Kendi arkadaş grubumuzla o insanları bir araya getirmeye karar verdik. Her cumartesi Kadıköy'de toplanarak kendi çapında bir buluşma gecesi oluşturmuştuk. 

Antalya'dan İstanbul'a geldiğim zamanlar onlarla Kadıköy'de bir araya geliyorduk. Sonra ismi lazım değil dediğim piçi sildim attım hayatımdan. Serdar'ı da o piç sayesinde tanıdım. Grubun yöneticisi olmuş. Bizim 25-30 kişilik grubumuz, 150-200 kişi olmuş...

Serdar'ın beni aradığı akşam gittim yanlarına... Yerli yabancı bir sürü insan, birbirinden farklı hikâyeler, farklı hayatlar... Eskilerden insanlarla bir arada olmak güzeldi. Yeni insanlar tanımak da öyle...

Tilda ile konuştuğumda zekâsına çarpıldım. İnsanların çoğu tanışma anlarından sonraki sohbetlerde doğal olarak kendilerini anlatır; Tilda benimle konuşurken, ne düşündüğümü gerçekten merak ediyormuş gibi hissettirdi. Bu artık öyle nadir bir şey ki; insan görünce şaşırıyor. Bir ara sanki 50 kişi bir arada değildik. Sadece ikimizdik. Entelektüel uyum dediğimiz şey tam olarak bu olmalı; zihninin kapılarını açtıkça içerideki dağınıklığın arasında kaybolmak...

Johanna daha başka bir hikâyeydi. Onunla konuşurken insanın yüzü gülümsüyor. Bazı insanlar hayatı yaşar, bazıları gözlemler. Johanna gözlemleyenlerdendi... İnsanları izliyor, küçük ayrıntıları yakalıyor, konuşurken bir anda hiç beklemediğin bir yerden sohbeti bambaşka yere götürüyordu. Böyle insanlarla konuşmayı seviyorum. Çünkü sohbet bitince elinde yalnızca konuşmuş olmak kalmıyor; kafanın içinde bir sürü yeni sekme açılıyor. 

Anvar’ın seksisk şakalarına güldüm. Sonra gay olduğunu öğrendim. Gay şakalarına da güldüm. Medeni seviyem gelişmiş olmalı gerçekten. Anvar denen adamı çok sevdim.

Alex ise başka bir meseleydi. Onunla konuşurken de zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim. Bir insanın hikâyesini dinlerken kendi hayatını unutabilmek iyi gelir. Alex'in eski sevgilisi benim evimin arka sokağındaymış. Buna şaşırdık birlikte. O kadına duyduğu aşkı anlattı. Ben de yıllardır biriktirdiğim saçmalıkları anlattım. Bir noktada ikimiz de grubun dedikodusuna kapıldık. Sonra sustuk. İnsanlarla aramdaki en sevdiğim sınavlardan biridir bu. Konuşmak zorunda kalmadan aynı yerde durabiliyor muyuz? Durabiliyorsak tamamdır.

Sonra Bayan S ile tanıştım. Bayan S diyelim. İsmini burada yazmayacağım. Hem edebiyatın biraz gizeme ihtiyacı var hem de kadın bana “Lan sen hem adımı verip hem de aramızda olan biteni nasıl yazarsın oraya?” demesin. Gerçi yazacağımı söyledim. O da okuyacağını söyledi. Adını seç dedim. Baş harfi S olsun dedi. 

Bayan S ile Serdar'ın birasını masaya dökmesiyle tanıştık. Sonra bir ara hava almak için dışarıya çıktığımda onu da dışarıda gördüm. Gürültüden ve havasızlıktan şikayet ettik. Birer sigara yaktık.  Sigarasından bir nefes çekip üfledi ve yemyeşil gözlerini gözlerime dikip "Sevişecek birilerini buldun mu?" diye sordu. Birileriyle sevişmek için orada olmadığımı söyledim. İki insanın arasında öyle bir elektrik olur ki üçüncü bir kişi gelip “Bunlar birazdan ya yiyişir, ya kavga eder,” diyebilir. Bizimki bir anda kavga etmeye doğru evrildi. Medeni bir İstanbul beyefendisi olarak Bayan S'nin ağzını yüzünü sikmek istedim sinirden. 

Ama insanın her istediği olmuyor işte. Medeniyetimizin sınırlarını biraz genişletmek üzere geceyi onun evinde tamamladık. Sonrası için edebiyatın mahremiyet denen güzel bir icadı var. Ama merak etmeyin. Birbirimize seksüel anlamda elimizi sürmedik. Sarmaş dolaş yatıp bir güzel uyuduk.

Bayan S’nin ilişkiye kapalı olması, fakat yakınlığa bu kadar açık olması, hayatımda gördüğüm en dürüst kadın tavırlarından biri. Çünkü insanlar artık birbirlerinden ne istediklerini söylemekten aciz durumda. “Bilmiyorum,” diyorlar. “Akışına bırakalım.” diyorlar. “Zaman gösterir.” diyorlar. “Şu an hayatımda insan istemiyorum.” diyorlar. Aradan bir kaç hafta geçtikten sonra kıskançlıktan birbirlerinin telefonlarını karıştırırken buluyorlar kendilerini. 

Bayan S ise gayet netti. “Senden hoşlandım ama hayatımda bir erkek istemiyorum. İlişkiye kapalıyım.”
Bundan daha temiz ifade edilebilir mi?

Ben de onun açısından güvenli bir adam olduğumu anlayacak kadar tanıyorum kadınları. Bunu gurur verici bir şekilde yazmıyorum. Komik bir şey olarak yazıyorum. Kadın muhtemelen hiçbir tehdit görmedi benden. “Biz neyiz?” sorusu yüklememe gerek kalmamıştı. 

Biz hiçbir şey olarak onun evine gittik. Sabah da birbirimizin hiçbir şeyi olarak ayrıldım o evden. Ben zaten kendi hayatımı darmaduman edip toparlanamamışken, kimsenin hayatına kendimi bulaştıracak kadar aptal ve aciz değilim artık. Dolayısıyla sadece bir geceliğine ve iki yetişkin insan olarak, birbirimizin yalnızlığına iyi gelmiş olduk. Sıfır seks. Sadece sarılmak ve uyumak.

Bir hafta sonra Serdar ve Orkun’la buluştuk. Üçümüzün bir masada oturması, başlı başına kamu güvenliği açısından tartışmalı bir durum. Masada alkol vardı, geçmişten hikâyeler vardı, kadınlar vardı, küfür vardı ve tabii ki erkeklerin kendilerini olduğundan daha az aptal göstermeye çalıştıkları o bitmek bilmeyen muhabbetlerden biri vardı.

Masada kadehler devrildikçe, bu iki adamın maskeleri canımı sıktı. Modern dünyanın gamsız, hiçbir şeye kök salmayan, insanları bir paçavra gibi gören tipik erkek profillerinin kanıtıydılar. Masada adı geçen kadınlardan, atılan mesajlardan, avlanmalarından, avlarını bir güzel sikmelerinden kahkahalarla bahsediyorlardı. Serdar’ın av hikâyeleriyle Orkun’un av hikayeleri, adeta birbiriyle yarışıyordu. Ben de onları dinledikçe öfkelendim...

Dayanamadım, sessizlik anında patladım tüm sıkıntımı;

“Oğlum siz iyice delirmişsiniz. İnsanları kullanılıp atılacak kâğıt parçası zannediyorsunuz. Nelerle övündüğünüzün farkında mısınız? Manyak etmişsiniz kendinizi sikişle.” dedim.

Orkun gülerek “Sen de iyice ahlak bekçisi oldun başımıza?” dedi.

“Evet.” dedim. Serdar kahkahayı bastı.

Haklıydılar. Benim ahlak bekçisi olmam biraz komik. Hayatım boyunca kaç tane doğru karar vermişim de şimdi insanlara doğruluk dersi vereceğim? Ama bazı şeylere sinirleniyorum. Bir kadınla seviştiği için övünen erkeklere tahammülüm giderek azalıyor. Sırf sevilme ihtiyacını dindirmek için önüne gelenle yatıp kalkan kadınlara da sinirleniyorum. İnsanların birbirlerini tüketilebilir nesnelere dönüştürmelerine sinirleniyorum.

Karşılıklı rızanın olduğu ve kimsenin zarar görmediği noktada, elbette bana bok yemek düşerdi biliyorum. Ama modern çağda ilişkilerin en büyük rezaleti, insanların birbirleriyle bağ kurmadan kendilerini duygularını ve bedenlerini tüketmeleri... Bunu söyledim masada.

Orkun bana “Sen eski kafalısın Bulut.” dedi.

“Olabilirim.” dedim.

“İnsanlar artık böyle yaşamıyor.” dedi.

“Zaten böyle yaşadığınız için geberiyorsunuz ya mutsuzluktan.” dedim.

Sessizlik oldu. Sonra birer sigara yaktılar.

“Peki sen ne istiyorsun?” diye sordu Serdar.

Bu soruya cevap vermek zor.

"Benim ne istediğimin ne önemi var? Ben sizin siktiğiniz amların hikayesini şu masada duymak istemiyorum." dedim.

"Bir kadının beni sevmesini istiyorum ama bana sahip olmasını istemiyorum. Birinin hayatımda kalmasını istiyorum ama kalacağına güvenemiyorum. Yakınlık istiyorum ama yaklaştıkça kaybetme korkusuna kapılıyorum. Yalnızlığımı seviyorum ama uzun süren yalnızlıkta boğuluyorum. İnsanlardan nefret edecek yeterince sebebim olmasına rağmen insanları seviyorum. Aşk istiyorum ama şu çağda insanların aşk dediği kalıpların, hesapların, kıskançlıkların, aşırı beklentilerin, sürekli açıklamaların, durmadan mesajlaşmaların, “Neredesin?”lerin, “Kiminlesin?”lerin ve “Beni gerçekten seviyor musun?”ların yakınından dahi geçmek istemiyorum." demedim.

Ben de insanım sonuçta... Çelişkilerim var. Hem de fazlasıyla.

Benim derdim bu çağın insanlarından daha büyük değil. Hepimiz aynı kanserin farklı belirtileriyiz. Bağlanmaktan korkanlar, incinmekten korkanlar, duygularını bastıranlar, arzularını saklayanlar, istediklerini ve istemediklerini bildiğini zanneden ama istekleriyle ihtiyaçlarını birbirinden ayıramayan zavallı geri zekalılar... tüm bunların arasında kendisini korumaya çalışırken birbirine yaşanacak hayat bırakmayanlar...

Bayan S'ye de söyledim o gece "Birbirimize yaklaşmamak için geliştirdiğimiz bütün savunma mekanizmalarını özgürlük zannediyoruz." dedim.

"Sonra geceleri yalnız yatıp özgür olduğumuz için mutlu olmamız gerektiğine kendimizi ikna ediyoruz." dedi.

Ne büyük başarı.

İstanbul’a döneli altı ay oldu. İşlerim batmış durumda. Ekonomik ve finansal mevzular başlı başına bir bela. Bazı geceler hesaplar yapıp “Daha ne kadar yaşarım acaba?” diye düşünmeden edemiyorum. 

İnsanların çoğu ekonomik sıkıntıyı yalnızca para ile ilişkili zannediyor. Asıl mesele, geleceğin gözünün önünde küçülmesi bence. Bir zamanlar bir yıl sonrasını düşünürken şimdi gelecek haftayı hesaplamak. Bir şey satın almadan önce üç kez düşünmek. Bir telefon geldiğinde “Acaba yine ne istiyorlar?” diye korkmak. İnsanların sana başarılarını anlatmasını dinlerken kendi hayatının nasıl olup da bu kadar dağıldığını anlamaya çalışmak.

İşim gücüm battı. Ben de onlarla birlikte battım. Bunları kimseye anlatmıyorum. Çünkü insan ekonomik olarak çöktüğünde etrafındaki insanların bir kısmının sana bakışının değiştiğini fark ediyor. Önceden “Nasılsın, nasıl gidiyor?” diye soranlar, sonra “Ne yaptın o işleri?” diye sormaya başlıyor. Bu küçük farkı hissediyorsun. İnsanların başarıya değil, başarı ihtimaline daha çok saygı duyduğunu öğreniyorsun.

Bütün bunların ortasında İstanbul’da yeni insanlarla tanışıyorum. Tilda. Johanna. Anvar. Alex. Bayan S. Belki on, on beş kişi daha. Sonra bizim Serdar, Orkun...

Hepsinin hayatı benden farklı. Hepsinin başka bir hikâyesi var. Bazıları burada doğmuş, bazıları buraya gelmiş, bazıları gitmek istiyor, bazıları kalmak. Ben ise yıllar sonra doğup büyüdüğüm şehre geri dönmüşüm ama adeta bir yabancı gibiyim. 

İstanbul’da altıncı ayımı bitirirken garip bir şey fark ettim. İnsan doğup büyüdüğü şehirden ayrılıp bir süre sonra geri dönünce geçmişinin kaldığı yerden devam edeceğini sanıyor. Etmiyor arkadaşlar. Çünkü şehir aynı kalsa bile sen aynı insan değilsin. Mesela annem artık mutfakta değil. Odasında değil. Babam salondaki koltukta oturmuyor. Babamın izlerken karşısında uyuyakaldığı televizyon, açılmıyor bile evde.

Eski dostlar başka hayatlara dağılmış. Eski sevgililer evlenmiş, hatta boşanmış, ya da başka şehirlerde. Bu arada boşananı aramış... Hakkını helal et demiş... (Ettim. Helal olsun.)

Eski ev yabancı ama eski benden de eser yok. Sonra bütün bunların arasında yeni insanlarla tanışıyorum ve onların beni geçmişimden habersiz hâlde karşılaması hoşuma gidiyor. Tilda benim çocukluğumu bilmiyor. Johanna annemin nasıl öldüğünü bilmiyor. Anvar babamla aramdaki hesabı bilmiyor. Alex benim hangi geceler sabaha kadar tavana baktığımı bilmiyor. Bayan S ise muhtemelen hayatıma dair hiçbir şeyi bilmeyecek.

İyi olan da bu.

İnsan kendisini o masaya getiren hikayeyi anlatmadan da biriyle oturabilmeli. Onunla sarılıp uyuyabilmeli. Geçmişi olmayan bir adam değilim. Ama geçmişimin beni tanımlamasına izin vermek istemiyorum.

İstanbul’a döneli altı ay oldu. Şehri hâlâ sevmiyorum. Sevmek için burada olmam gerekiyordu belki de bilmiyorum. Ama insanları özlüyorum. Garip olan bu.

Şehri değil. İnsanları. Bir masada oturup konuşmayı. Bir kadının gözlerinin içine bakmayı. Bir yabancının ülkesinde nasıl yaşadığını öğrenmeyi. Bir adamla gece yarısı hayatın ne kadar boktan olduğunu konuşmayı. Annemin sesini hatırlamayı. Kardeşimle şakalaşmayı. Yeğenimle oyunlar oynamayı... Bütün bunları bir gün hiç yapamayacağımı bilerek hatırlamayı. Hayatın en büyük şakası; İnsan bazı şeylerin kıymetini ancak onları bir daha yapamayacağını anladığında fark ediyor. Ölüm diye bir şey var.

Ben son zamanlarda bunu çok düşünüyorum. "Bir daha." Bu kelime insanın içindeki yükü ele veriyor. Bir daha annem kapıyı açmayacak. Bir daha babamla tartışmayacağım. Bir daha çocukluğuma dönemeyeceğim. Kimi kadınları bir daha görmenin, onları öpmenin heyecanını yaşayamayacağım. Bir daha eniştemin dırdırını çekmeyeceğim. 

Ama hâlâ bazı ilkler var. Tilda’yla yeni bir sohbet. Johanna’nın hikayesi. Anvar’ın şakaları. Alex’in unutamadığı aşkının acısı. Bayan S’nin yüzündeki o muzip ifade. Serdar’ın bitmek bilmeyen saçmalıkları. Orkun’un kibirsiz serseriliği. Bunların hiçbirini geçmişte yaşamadım. Bunlar yeni.

Evde annemin odası, babamın koltuğu, kafamın da içi boş. Ama şehirde hâlâ insanlar var. Ben de hâlâ buradayım... Şimdilik.

Neyse. 

Sabah olmak üzere. İstanbul sessiz şu saatler. Ben balkonda oturuyorum. Sigara üstüne sigara içiyorum. Karşı apartmanda herkes uyuyor. Belki birileri bir yerlerde kavga ediyordur bu saatte. Birileri sevişiyordur. Birileri doğuyor, birileri de ölüyordur. Birileri çalışıyor, birileri işe gitmek için uyanmak üzeredir. Birileri sabahı hiç görmek istemiyordur. Şehir hiçbirini umursamıyor. Ben de şehri...

Ama nedense, bu gece huzursuz hissetmedim bu evde ilk kez. Belki eve yeni dönmüşümdür. Belki biraz daha yaşayacak kadar gücüm vardır burada. Hangisi olduğunu henüz bilmiyorum. Ben zaten uzun zamandır hiçbir şey bilmiyorum.

İnsan yeniden başlamak için bir şeyler bilmek zorunda mı? Belki ben yarım bıraktığı cümleleri tamamlamak için buradayımdır. Cümlelerim burada. Bir kısmı annemin, bir kısmı babamın boşluğunda. Bir kısmı Tilda’nın kapkara gözlerinde, bir kısmı Johanna’nın gülüşünde, Anvar’ın kahkahalarında, Alex’in sessizliğinde, Bayan S’nin güzelim gözlerinde, Serdar’ın masasında, Orkun’un küfürlerinde ve şu anda elimde tuttuğum sigaranın dumanında. Hepsini birer birer toplayıp, hissettikçe yazacağım. Vaktim yettiğince...

Günaydın İstanbul.
-Bay Bulut-



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Merhaba

Eski Bir Hikayeden Bugüne

Çocukluktan Bu Yana...