Haftalık Bülten 1

Güneyde bir şehirde oradaki evime arabayla üç saat uzakta bir kasabadaydım. Nedenini bilmediğim bir şekilde arkadaşın kuzeninin düğününe katılmıştım. Düğünde silahlar patlamış, olaylar çıkmıştı. Saatler öncesinden başlayan eğlenceye dahil olunca üzerinize afiyet biraz fazla içmiştim. Silahlar patladıktan sonra kimsenin burnu kanamasa da düğünü basan jandarmalar basmış ve arkadaşım dahil, bir sürü insanı alıp karakola götürmüşlerdi.

Sarhoş değildim ama kafam güzeldi. Uzun zamandır canım sıkkındı. Karakola gittim. Jandarma erlerden biri “İçeridekileri sabaha kadar tutarlar, sabaha bırakırlar abi.” dedi. Köye dönmedim. Karakolun bahçesinde oturmaya başladım. Saat gecenin biriydi… İkisi oldu. Üçü oldu… Yapacak hiçbir şey yoktu.

Ayağa kalktım. Bir arayış içinde hissetmeden yürümeye başladım. Uzun zamandır her neredeysem, ruhumun dağılan parçalarını oralarda bırakıyordum. Toparlanmak istiyordum. Elimden geleni yapıyordum. Kimse görmüyordu çırpındığımı. Bunun nedenine çok kafa yordum. Belki üzerinden yıllar geçtikten sonra bir gün anlayacağım. Bir insan görmediği, bilmediği, anlamadığı bir insanı nasıl yargılar?

Yarın ne olacağını bilmiyorum. Bu günler, benim geride kalan hayatımın tamamı olacak. Kim bilir? Zamanı geldiğinde, bilmediğim bir bugün'ün, yarına çıkıp çıkmayacağını kim bilebilir? Kaç yarına çıkacak günlerim kaldı bilmiyorum. Bir gün gelecek ve geride yalnızca böyle yazılar kalacak. Birileri denk gelecek de okuyacak bunları… "Ne anlatıyor bu sokuk?" diyecek. 

İşte o vakit, gökyüzünden aşağıya bakıp gülümseyecek ve "Sen de herkes gibisin orospu çocuğu." diyeceğim. Ama kızmayacağım tabii... Nihayetinde hangimiz hangimizi olduğu gibi anlayabildik ki? Oğuz Atay ile oturup dünyaya tepeden bakarken “Oğuz abim, aynı dönemde yaşasaydık, seni anlardım. Tanışıp bir masada sohbet edebilseydik, sen de beni anlardın. Biliyor musun Oğuz abi, bir gün bir yerlerde seninle aynı masaya otursaydık, sana derdimi anlatabilirdim? Bu pek yaptığım bir şey değil.” derdim. 

Kasabanın otogarında buldum kendimi. Kendi kendime konuştuğum bir vakit, taksi durağındaki taksiciler yüzüme deliymişim gibi baktı. Ağustos sıcağında, sabahın beşinde (Evet iki saat yürüdüm) takım elbiseli bir adam, otogarda bir bankta oturmuş, kendi kendine konuşuyor…

Otobüste “güçsüz görünmekten gocunmam artık.” diye mesaj yazdım arkadaşın birine. Eskisi kadar güçlü değilim. Hayatımda yeniden yaşamayı istediğim günler var... sonrasında yaşamaktan nefret etmiş olsam da var. 

Şaşırmıyorum bu halime. Aklımda hep aynıs söz “İnsanların en büyük hatası, geleceğin geçmişteki gibi yaşanacağına inanıyor olmaları.” demişti birisi. İnsanım sonuçta. Ama hiçbir şey, artık o günlerdeki gibi olmayacak, biliyorum bunu. Hatta her sabah aynaya baktığımda bu gerçeğin kırgınlığını görüyorum gözlerimde. Yine de geçip gitmiş o günleri yeniden yaşamak istiyorum işte...

İçinde bulunduğum durum, ruhumdaki zifiri karanlığın üzerine iki ton daha siyah katıyor. Ve aksi bir yaşamın pek de mümkün olmadığını söyler gibi bakıyor gözlerime aynadaki adam. Bir şeyleri değiştirmek için yapabileceğim pek bir şey yok. Tek yapabildiğim beklemek. Keyif aldığım tek his bu şu sıralar. His diyorum, çünkü beklemek, bir eylem değil benim için. Bir süreç. İnsanı hislere boğan bir süreç. Ne demek istediğimi belki bir gün daha doğru kelimelerle anlatabilirim. 

Dün beni kuzeninin düğününe götürüp karakolluk olan arkadaş aradı. “Düğünüm var.” dedi. Sevindim bu habere. İçimde çocuk kumdan kale yapmayı başarmış gibi sevindim. Sevdiği kadınla zor yollardan geçtiler. Başarmışlar…

Balkonda bir sigara yaktım haberi aldıktan sonra. Göğü kucaklamak istedim. Bir başka Ağustos günü o arkadaşın sesini duymak da iyi geldi… Ay tepedeydi. Saatten haberim yoktu. Ay ışığının karanlığa inat güneşi yansıtmasını geceye kafa tutmak gibi görenlerdenim. İnsan böyle zamanlarda kederlenmemeli. Kederlendi mi, tek başına başa çıkmalı. Tıpkı ayın geceye güneşin ışıklarıyla kafa tutması gibi; kederliyse bile çocuklara, yaşlılara, papatyalara, kuşlara, kedilere gülümsemeli. Gözleri dolsa da gülümsemeli. Umutsuzsa da…

Annemin çiçeklerini kurtardım galiba. Menekşe saksıda dirildi. Aloeveralar tekrar yeşerdi. İnsanın saksıda baktığı çiçekler gönlünde de yeşerebiliyor. Çok ilginç. İnsan yok olan şeylere inat, bir şeyleri ısrarla var etmeli. 

Gidecek yerim olsa giderdim. Bu aylarda özleyeceği bir şeyler edinmişim kendime. Eski bir hikaye. Sonu boktan beter. Ama süreç güzel. Bir eli tuttuğunda heyecanlanmanın bir sürü şiiri var. Öpmeye doyamayacağından haberin olmadığın o dudakları öpmenin romanları yazılmış defalarca. İnsan böyle zamanlarda sonunu düşünmemeli, zamanında sevmeye doyamadığı insana onu ne kadar sevdiğini söylemeli. Ki sonunu düşünmek ihtimaller barındırır. Sonunu düşünmek, her zaman geciktirir yola çıkmayı. Oysa gitmeli…

Belki de insan bu aylarda ne kadar yorgun olursa olsun eve dönmeli. Sevmeli… kedileri, çocukları, şarkıları, kuşları, masalları, kedileri, çiçekleri… 

Yaşadığını nasıl bilir ki insan başka türlü?
Ben yazıyorum işte. Çünkü kendi kendine konuşunca deli diyorlar insana kodumun müptezelleri. Bu dünyada delirmek ödüldür ödül.

Yazan: Hiç Kimse





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Merhaba

Eski Bir Hikayeden Bugüne

Çocukluktan Bu Yana...